Magnet Quarterly Dergisi // 5. Sayısı "Kusursuzluğun Peşinde İnsan"
Kusursuzluk Sayısı - Yazar: Orkun Özocak

Hata yapmanın utancıyla çok küçük yaşlarda tanışırız. Bu utanç da, başarılı olmayı hata yapmamak olarak zihnimize kodlamamıza neden olur. Hata ve kusurlarımız başkaları, hatta en başta ailemiz tarafından eleştirilir. Neredeyse hepimiz, ebeveynlerimizin bizi başkalarıyla kıyaslamalarına, daha iyi olma dayatmalarına maruz kalmış, örnek gösterilen kişilerin mizaç ve davranış özelliklerine uyum sağlamaya çalışırken bulmuşuzdur kendimizi. Eleştirilere karşı en hassas ve savunmasız olduğumuz çocukluğumuzda, duyduğumuz bir utançla “uslu çocuk” olarak baş etmeye çalışmışızdır. İnsanların ne görmek istediğini düşünüp, “böyle olmalıyım” dediğimiz koleksiyonun içinde genellikle, güçlü, zeki, çekici, sevilmeye layık veya yeterli olma isteği vardır. İnsanın o kusursuz haliyle göze girme mücadelesi böyle başlar işte …
Çocuklukta başlayan bir arayış
“Herkesten önce ebeveynlerimizin bizi sevmesini ister, onların gözdesi olmayı arzularız.”
Çocukluk dönemlerinde sevilme, takdir ve kabul görme ihtiyaçları yeterince karşılanmamış kişilerde, yok sayılmışlık ve değersizlik bilinci baş gösterir. Bu dönemde bağlanma yaşadığınız ilk ilişkileri, öğretmenlerimiz gibi otorite figürlerini ele alalım örneğin. Otorite altında ezilmiş çocukların, karşı tarafı mutlu etme çabası daha yüksektir. İnsan bilincinde sürekli kendini bir öteki üzerinden tanımlamaya ve değerini belirlemeye çalıştığında gücünü dışarıya verir, başkalarının gözünde kusursuz olma çabasına girer. Kızılmasın diye hata yapmaktan, kabul görmeyeceğini düşünüp reddedilmekten korkar. Yeterince iyi olmadığını düşündüğünden özgüvenini kaybeder.
Hayatı yaşarken gösterdiğimiz davranış eğilimlerimiz, çocukluktan beri tuttuğumuz kayıtların, ebeveyn kalıplarının ve kültürün etkisi altında neyin nasıl olması gerektiği filtresine takılır. “Ben kimim”, “ne/nasıl olmalıyım” soruları arasında, bireyin kendini göstermek istediği veya benlik bilincinde olmak istediği resim şekillenir. Fakat bu kimlik yaşanamadığında acı başlar. Acı, negatif duygular olarak tanımladığımız şeylerdir. Arzulanan olamadığında duyduğun kaygı, öfke, suçluluk ve utanç gibi... İşte, ebeveynlerimizin olmamızı istedikleri şeylere çabalamak da bu acıyı çekmek istemediğimiz içindir.
Etrafını memnun etmek ve mükemmellik için hissedilen bu içsel dürtü, insanı yaşamak istemediği bir hayatın içine soktuğunda, kusursuzluk arayışının fısıltısıdır duyduğumuz. Karşı tarafı memnun ve tatmin etme çabası hep sığınacak bir limana ihtiyaç duyulmasından gelse de, kusursuzu ararken de yalnız kalır insan. Çünkü en derinde, mükemmeliyetçilik arayışı kendinden emin olmamakla ilgilidir…
Kendini mükemmeliyetçi olarak tanımlayan herkes, yeterince iyi olamadığından korkar. Bu derin korku yüzünden kendini korumak için kusursuz görünmeye çalışır. Dualite buradadır, yetersizliklerini kusursuzluk kalkanıyla savunmaya çalışır kişi. Bunlar da zaman içerisinde mükemmeliyetçiliğin kompleksleri haline dönüşür.
Oysa, en iyi versiyonlarımız olma yolunda, kusursuz olmak diye bir şey mümkün değildir. Bu bir yarışa dönerse iyi olamadığını veya asla başaramayacağını düşündüğünde ne tepki verdiğimizi düşünün? Yola devam edebiliyor muyuz? Tıpkı bir çocuğun derslerinde asla başarılı olamayacağını düşünüp, ebeveynlerinin gözüne hiçbir zaman giremeyeceğini kabul etmesi ile çalışmayı tamamen bırakması gibi… Kendi en iyimizi yeterli görmediğimiz, yeterince iyi olanı başarı saymadığımız sürece sorgulamalar, motivasyon kaybı, erteleme problemleri, bağımlılıklara yatkınlık ve depresyon, sürecin kaçınılmaz gerçekleri haline gelecektir.
Dikkat edin, çocuklar nasıl bu boşvermiş hallerinde oyun bağımlılıkları gibi haz ve arzu duyabileceği alanlara yöneliyorsa, yetişkin bireyler de duygularla baş edemediğinde istek ve ihtiyaçlarına bağımlı hale geliyor. Aradığımız bu konfor da genellikle kafamızdaki hazlarda bulunuyor. Kim bilir, belki de anne karnında bizim için yaratılan kusursuz ortamdır aradığımız? Anne karnındaki ısının hep 36.5 derecede kalması gibi, insan da ilişkilerinde ve bulunduğu ortamda bu kusursuzluğu arar ama o konforu bulamaz. Kusursuzluğun ömürlük fantezisidir bu arayış… Kavuştuğunda huzur bulacağını düşündüğü kusursuzluk arzusu aslında bireyin bir koruma mekanizmasıdır. İlişki bağlarının zayıfladığı veya koptuğu, yaşamın zorlaştığı veya tekinsizleştiği durumlarda kısacası hayatını kontrol edemediği belirsizlik ve kaygı durumlarında, kişi bilinçdışı bir savunma stratejisi olarak mükemmeli idealize eder, ölümsüzlüğün düşü gibi nafile bir hezeyana girer.
Bu döngüye girdiğimizde belki de hatırlamamız gereken tek şey, kusursuzluk arayışının bir doyum noktası olmadığıdır. Alışveriş listesine dönen ilişkiler, iş hayatımız, aile bağlarımız, maddi gücümüz… Mükemmel olmasını istediğimiz her ne ise, ‘o’ noktaya gelindiğinde yeni bir kusursuzluk arayışının baş göstermesi bir tesadüf değildir, arayışın ta kendisidir. Bu arayışı sonlandırmak için kişinin kendisini bulması gerekir. Oscar Wilde, “kendin ol, çünkü diğer herkes çoktan kapıldı” derken, otantikliğin önemine atıfta bulunmuş, kendin olmanın bilincine vurgu yapmıştır.
Kim olduğumuzun farkında olmadığımız her an, bir öteki üzerinden tanımlarız kendimizi. Peki ya sadece kendimiz olmamız yeterliyse? Neyi kontrol edebiliriz ki zaten mükemmeliyetçilikle?
Kendimizi, bizi biz yapan kusurlarla kabul ettiğimiz bir yaşam dilerim.
Uzm. Kln. Psk. Orkun Özocak

Yorumlar